In my dreamland, there's one who understands. A friendly soul, trusting life in your hands. Yes, I gave it all I can. Now it's invaded by a stranger.
22 Mayıs 2012
28 Şubat 2012
Anlayamıyorum. Neyi? Birçok şeyi. Neleri? Beni dinlemek isteyeceğini sanmıyorum. Anlatmak istersen dinlerim. Seni sıkmak istemem. Sana yardımcı olabilmek mutlu eder beni. Bana yardımcı olabileceğini sanmıyorum. Yine de içini döksen? Bilmiyorum..
...
neden bu kadar umursamaz ve sorumsuz olduğumu neden bu kadar anlayışsız olduğunu neden tam yanımda olması gereken zamanda arkasını dönüp gittiğini neden anlamlı sessizliklerin anlamsız sözlerden çok daha önemli olması gerekirken anlama dair hiçbir şeyin kalmadığını ve böylelikle hiçbir şeyin önem arz etmediğini neden insanların beni değerlendirdiğini neden kendimden nefret ettiğimi neden güzelim geçmişimi iki saniyede mahvettiğimi ve neden bu mahvediş için kimseden af dileyemediğimi neden zamanı geri alamadığımızı neden yağmuru bile hissedemeyecek kadar hissizleştiğimi neden etrafımda ne hissettiğimi ve düşündüğümü anında anlayıveren dostlara sahip olduğumu ve neden her şeyi çok hafife almama rağmen şansın hep yüzüme güldüğünü ve böylelikle hayatı hiç ıskalamadığımı neden hak etmediğim milyonlarca güzelliğe sahip olup da onların içinde bile mutlu olamadığımı neden böylesine takıntılı olduğumu ve bozuk bir plak misali sürekli aynı şarkının o sinir bozucu kısmını söyleyip durduğumu neden bir sürü insanın hayalindeki insan olabilecekken asla kendi hayalimdeki insan olamayacağımı ve neden geçmişimin beni sürekli sinsice takip ettiğini ve ayak seslerini her duyduğumda arkama dönüp bakmama rağmen onu bir türlü yakalayamadığımı neden insanları böylesine üzdüğümü ve neden kimsenin benden bunun öcünü almadığını ve neden eski kutuları defalarca karıştırmış olmama rağmen mazoşist bir şekilde bunu sık sık yapmayı sürdürdüğümü ve insanların gelip benden almadıkları öcü kendi kendimden aldığımı ve neden bütün bunlara rağmen rahatlayamadığımı ve neden böylesine..
...
Eskiden yağmurun altında yürüdüğümde, o dümdüz saçlarım düzensiz bir şekilde dalgalanırdı. Saçımın o şekli alması günlük hayatta hiç hoşuma gitmese de, yağmurun saçlarımı bozması beni mutlu ederdi. Yağmurdaki gezintimi sırılsıklam olmadan bitirirsem rahat etmezdi içim. Mutlu olurdum su birikintilerinin üzerinde özgürce ve ıslanmaktan korkmadan koştururken. Kendimi kaybederdim. Kendimi bulurdum.
...
Şimdilerde o mutluluğum da gitti. Hiçbir zaman sıcacık bir gülümsemeye sahip olamadım belki, ama doğal gülüşlerim de yüzümde donakalıyor şimdi. Gözlerim de hiç parlak olmadı ama, rengi değişti bu günlerde. İyice soğudu. Yeşildi, gri oldu.
...
Ama ben seni hep hayat dolu bilirdim. Diğerlerinin aksine, sana ruh gibi olduğunu söyleyenlerin aksine, ben seni hep gülümserken görürdüm. Bazen oturup düşünürdüm, o hiç mi üzülmüyor, o hep böyle capcanlı mı diye. Öyle bir hayat doluydun ki sen, seninle ben de hayatı keşfediyordum sanki. Hiçbir zaman sana istediğim ölçüde yakın olamamıştım ama, olabildiğim kadarı bile yetiyordu bana, mutluluğuma.
...
acı çektiğimi ve neden gülümseyemediğimi neden gözyaşlarıma hakim olamadığımı neden böylesine sorunlu bir kişiliğe büründüğümü neden hayatının merkezi olduğumu söyleyip durmasına rağmen böyle durumlarda bana bunu hiç hissettirmediğini ve neden onlara da aynı şeyi söylemiş olduğu gerçeğini bir türlü aklımdan çıkaramadığımı neden böylesine unutulduğumu ve neden artık heves sözcüğünü daha çok irdelemeye başladığımı ve neden hayatımın en ince ayrıntısının bile etrafımdaki o iki yüzlü insanları böyle çok ilgilendirdiğini ve neden bunların başımıza geldiğini ve neden duygularıma istediğim ölçüde yön verebiliyorken düşüncelerimi değiştiremediğimi ve neden kocaman bir dostluk çemberinin içindeyken kendimi böylesine yalnız hissettiğimi ve neden bazen bazı şeyleri kabullenmek gerektiğini ve neden dünyada ölüm gibi bir gerçeğin olduğunu ve neden sonsuzluk kavramını aklımın almadığını ve neden her bayılışımda koluma takılan serumun tadını damağımda hissettiğimi ve neden herkesin...
...
Yaşadığım anlamsız cehennemden kurtulmak için her türlü cehenneme giderim.
...
...
neden bu kadar umursamaz ve sorumsuz olduğumu neden bu kadar anlayışsız olduğunu neden tam yanımda olması gereken zamanda arkasını dönüp gittiğini neden anlamlı sessizliklerin anlamsız sözlerden çok daha önemli olması gerekirken anlama dair hiçbir şeyin kalmadığını ve böylelikle hiçbir şeyin önem arz etmediğini neden insanların beni değerlendirdiğini neden kendimden nefret ettiğimi neden güzelim geçmişimi iki saniyede mahvettiğimi ve neden bu mahvediş için kimseden af dileyemediğimi neden zamanı geri alamadığımızı neden yağmuru bile hissedemeyecek kadar hissizleştiğimi neden etrafımda ne hissettiğimi ve düşündüğümü anında anlayıveren dostlara sahip olduğumu ve neden her şeyi çok hafife almama rağmen şansın hep yüzüme güldüğünü ve böylelikle hayatı hiç ıskalamadığımı neden hak etmediğim milyonlarca güzelliğe sahip olup da onların içinde bile mutlu olamadığımı neden böylesine takıntılı olduğumu ve bozuk bir plak misali sürekli aynı şarkının o sinir bozucu kısmını söyleyip durduğumu neden bir sürü insanın hayalindeki insan olabilecekken asla kendi hayalimdeki insan olamayacağımı ve neden geçmişimin beni sürekli sinsice takip ettiğini ve ayak seslerini her duyduğumda arkama dönüp bakmama rağmen onu bir türlü yakalayamadığımı neden insanları böylesine üzdüğümü ve neden kimsenin benden bunun öcünü almadığını ve neden eski kutuları defalarca karıştırmış olmama rağmen mazoşist bir şekilde bunu sık sık yapmayı sürdürdüğümü ve insanların gelip benden almadıkları öcü kendi kendimden aldığımı ve neden bütün bunlara rağmen rahatlayamadığımı ve neden böylesine..
...
Eskiden yağmurun altında yürüdüğümde, o dümdüz saçlarım düzensiz bir şekilde dalgalanırdı. Saçımın o şekli alması günlük hayatta hiç hoşuma gitmese de, yağmurun saçlarımı bozması beni mutlu ederdi. Yağmurdaki gezintimi sırılsıklam olmadan bitirirsem rahat etmezdi içim. Mutlu olurdum su birikintilerinin üzerinde özgürce ve ıslanmaktan korkmadan koştururken. Kendimi kaybederdim. Kendimi bulurdum.
...
Şimdilerde o mutluluğum da gitti. Hiçbir zaman sıcacık bir gülümsemeye sahip olamadım belki, ama doğal gülüşlerim de yüzümde donakalıyor şimdi. Gözlerim de hiç parlak olmadı ama, rengi değişti bu günlerde. İyice soğudu. Yeşildi, gri oldu.
...
Ama ben seni hep hayat dolu bilirdim. Diğerlerinin aksine, sana ruh gibi olduğunu söyleyenlerin aksine, ben seni hep gülümserken görürdüm. Bazen oturup düşünürdüm, o hiç mi üzülmüyor, o hep böyle capcanlı mı diye. Öyle bir hayat doluydun ki sen, seninle ben de hayatı keşfediyordum sanki. Hiçbir zaman sana istediğim ölçüde yakın olamamıştım ama, olabildiğim kadarı bile yetiyordu bana, mutluluğuma.
...
acı çektiğimi ve neden gülümseyemediğimi neden gözyaşlarıma hakim olamadığımı neden böylesine sorunlu bir kişiliğe büründüğümü neden hayatının merkezi olduğumu söyleyip durmasına rağmen böyle durumlarda bana bunu hiç hissettirmediğini ve neden onlara da aynı şeyi söylemiş olduğu gerçeğini bir türlü aklımdan çıkaramadığımı neden böylesine unutulduğumu ve neden artık heves sözcüğünü daha çok irdelemeye başladığımı ve neden hayatımın en ince ayrıntısının bile etrafımdaki o iki yüzlü insanları böyle çok ilgilendirdiğini ve neden bunların başımıza geldiğini ve neden duygularıma istediğim ölçüde yön verebiliyorken düşüncelerimi değiştiremediğimi ve neden kocaman bir dostluk çemberinin içindeyken kendimi böylesine yalnız hissettiğimi ve neden bazen bazı şeyleri kabullenmek gerektiğini ve neden dünyada ölüm gibi bir gerçeğin olduğunu ve neden sonsuzluk kavramını aklımın almadığını ve neden her bayılışımda koluma takılan serumun tadını damağımda hissettiğimi ve neden herkesin...
...
Yaşadığım anlamsız cehennemden kurtulmak için her türlü cehenneme giderim.
...
11 Ocak 2012
09.01.2012
İki yıl önce bugün. Mutlu başlamıştık. beraberdik. Ne olacağını bilmiyorduk. Hiç.
Yapacağımız şeyler vardı onlarla. Neydi hatırlamıyorum. Günün bıraktığı izden olacak. Yoksa inan ki iyidir hafızam.
Onunla köşede ayrıldık. Sonra bir telefon. Bir şaşkınlık. Yutkunamamak buydu. Hıçkırıklar. Benim dostum. Gülümsemeleriyle bilinirdi. Kocaman kırmızı dudaklarını aralar bembeyaz ve düzenli dişleriyle ağız dolusu gülerdi. Etrafımdaki en büyük neşeydi. Şimdi o.. Bir daha..
Otobüse bindim. Bütün planlar değişmişti. (Elbette.) "Olabilecek en kötü şey oldu." demişti soğukkanlı sesiyle. Oysa ben dayanamıyordum. Ben bu sefer güçlü olamıyordum. Kaybolacak olan gülüşlerine üzülüyordum önce. Sonra parıldayan gözlerine. Sonra o ince kelimeye, o ince çizgiye.
Ağlıyordum. Nerede olduğumun bile farkında değildim. Hıçkırıyordum. Etrafı göremiyordum gözyaşlarımdan. Bulanıktı. O gün, hafızamda da bulanık şimdi.
Hatırlıyorum. Bir el uzandı arkadan. Çizgileri seçemiyordum, birkaç rengi fark edebiliyordum ancak. Beyaz bir şey verdi elime. Dokusunu hissedince anladım, mendilmiş. Sildim gözyaşlarımı. Teşekkür edemedim. Sesim çıkmıyordu.
Hıçkırıyordum. Oysa kalabalıkta ağlayamazdım ben. İnsanlar garip garip bakıyordu muhakkak. Göremiyordum.
Yanına gidecektim. "Gidiyorum." dedim ona. Önce izin vermedi. Sonra sebebini söyledim. Sesi çıkmadı. Çünkü o ince kelimeyi kullanmıştım. O kelime her şeyi sessizliğe boğardı. Sahi, sessizlikti bir anlamı da.
Yanına varabildik sonunda. O upuzun yolun nasıl geçtiğini bile anlayamamıştım. Çünkü iki heceydi ya, bir saniye sürerdi söylemesi.
Ne demeliydim ki şimdi? Büyükler "Başınız sağ olsun." derlerdi. Ama ben büyük değildim ki. Benim söylemek istediklerimin başının sağ olmasıyla da alakası yoktu hem. Ben ona gülümsemesini kaybetmemesini söylemek istiyordum, ben ona "Yanındayım." demek istiyordum. Ben ona, hiçbir şey söyleyemiyordum..
Gülümsüyordu. Ağlıyordum. Beni teselli ediyordu, onun için üzülüşüm onu hislendiriyordu. Oysa ben onu teselli etmeliydim. Nitekim, o kadar güçlü değildim.
Eve dönüyordum, acımı paylaşabileceğim biri vardı, her anımda yanımda olan, ağladığımı bilmese de hissedebilen. Sordu. Anlattım. "Ölmüş." dedim. Bu kadar basitti çünkü söylemesi. İki hece. Beş harf. Bir saniye sürerdi. İnceydi.
Yanımdaydı. "O bir daha gülmeyecek mi?" dedim ona, ağladım. Sarıldı. "Hayır canım, tabii ki de gülecek. Alışacak zamanla." dedi. "Sen de üzülmemeye çalış, bak, yanındayım ben.."
Şimdi iki yıl geçti üstünden. "Bugün ayın kaçı?" diye sordu, söyledik. "Tam iki yıl önce ölmüştü." dedi. Yine o kelime, sessizlik.. "Zaman ne çabuk geçiyor." dendi, "Ne kolay alışıyor insan." dendi. Gitmeler, dönmemeler, uzaklar..
Oysa o cümleleri büyükler söylerdi. "Zaman ne çabuk geçiyor." Yani ben öyle sanmıştım. yanlış da düşünmemişim ya, o cümleleri büyükler söyler. Peki ne değişti şimdi? Biz büyüdük mesela. "İnsan ne çabuk alışıyor."lar dilimizde eğreti durmuyor artık. O gitti mesela. İki yıl önce "Yanındayım." diyen o güvenilir sesi, bir ömür duysam asla doyamayacağım ve asla vazgeçmeyeceğim o sesi, artık yanımda değil mesela. Şimdimi onunla paylaşamıyorum mesela. Geçmiş.. Geçmiş bir kitap gibi aslında. Çok eski bir kitap. Hırpalanmış ve hırpalanacak olan bir kitap. Ama o, kitabın hep açık olan, en beyaz sayfasında kalakaldı. Ve ben sürekli onu okumaktan asla sıkılmayacağım.
Kaybolmayalım.
Yapacağımız şeyler vardı onlarla. Neydi hatırlamıyorum. Günün bıraktığı izden olacak. Yoksa inan ki iyidir hafızam.
Onunla köşede ayrıldık. Sonra bir telefon. Bir şaşkınlık. Yutkunamamak buydu. Hıçkırıklar. Benim dostum. Gülümsemeleriyle bilinirdi. Kocaman kırmızı dudaklarını aralar bembeyaz ve düzenli dişleriyle ağız dolusu gülerdi. Etrafımdaki en büyük neşeydi. Şimdi o.. Bir daha..
Otobüse bindim. Bütün planlar değişmişti. (Elbette.) "Olabilecek en kötü şey oldu." demişti soğukkanlı sesiyle. Oysa ben dayanamıyordum. Ben bu sefer güçlü olamıyordum. Kaybolacak olan gülüşlerine üzülüyordum önce. Sonra parıldayan gözlerine. Sonra o ince kelimeye, o ince çizgiye.
Ağlıyordum. Nerede olduğumun bile farkında değildim. Hıçkırıyordum. Etrafı göremiyordum gözyaşlarımdan. Bulanıktı. O gün, hafızamda da bulanık şimdi.
Hatırlıyorum. Bir el uzandı arkadan. Çizgileri seçemiyordum, birkaç rengi fark edebiliyordum ancak. Beyaz bir şey verdi elime. Dokusunu hissedince anladım, mendilmiş. Sildim gözyaşlarımı. Teşekkür edemedim. Sesim çıkmıyordu.
Hıçkırıyordum. Oysa kalabalıkta ağlayamazdım ben. İnsanlar garip garip bakıyordu muhakkak. Göremiyordum.
Yanına gidecektim. "Gidiyorum." dedim ona. Önce izin vermedi. Sonra sebebini söyledim. Sesi çıkmadı. Çünkü o ince kelimeyi kullanmıştım. O kelime her şeyi sessizliğe boğardı. Sahi, sessizlikti bir anlamı da.
Yanına varabildik sonunda. O upuzun yolun nasıl geçtiğini bile anlayamamıştım. Çünkü iki heceydi ya, bir saniye sürerdi söylemesi.
Ne demeliydim ki şimdi? Büyükler "Başınız sağ olsun." derlerdi. Ama ben büyük değildim ki. Benim söylemek istediklerimin başının sağ olmasıyla da alakası yoktu hem. Ben ona gülümsemesini kaybetmemesini söylemek istiyordum, ben ona "Yanındayım." demek istiyordum. Ben ona, hiçbir şey söyleyemiyordum..
Gülümsüyordu. Ağlıyordum. Beni teselli ediyordu, onun için üzülüşüm onu hislendiriyordu. Oysa ben onu teselli etmeliydim. Nitekim, o kadar güçlü değildim.
Eve dönüyordum, acımı paylaşabileceğim biri vardı, her anımda yanımda olan, ağladığımı bilmese de hissedebilen. Sordu. Anlattım. "Ölmüş." dedim. Bu kadar basitti çünkü söylemesi. İki hece. Beş harf. Bir saniye sürerdi. İnceydi.
Yanımdaydı. "O bir daha gülmeyecek mi?" dedim ona, ağladım. Sarıldı. "Hayır canım, tabii ki de gülecek. Alışacak zamanla." dedi. "Sen de üzülmemeye çalış, bak, yanındayım ben.."
Şimdi iki yıl geçti üstünden. "Bugün ayın kaçı?" diye sordu, söyledik. "Tam iki yıl önce ölmüştü." dedi. Yine o kelime, sessizlik.. "Zaman ne çabuk geçiyor." dendi, "Ne kolay alışıyor insan." dendi. Gitmeler, dönmemeler, uzaklar..
Oysa o cümleleri büyükler söylerdi. "Zaman ne çabuk geçiyor." Yani ben öyle sanmıştım. yanlış da düşünmemişim ya, o cümleleri büyükler söyler. Peki ne değişti şimdi? Biz büyüdük mesela. "İnsan ne çabuk alışıyor."lar dilimizde eğreti durmuyor artık. O gitti mesela. İki yıl önce "Yanındayım." diyen o güvenilir sesi, bir ömür duysam asla doyamayacağım ve asla vazgeçmeyeceğim o sesi, artık yanımda değil mesela. Şimdimi onunla paylaşamıyorum mesela. Geçmiş.. Geçmiş bir kitap gibi aslında. Çok eski bir kitap. Hırpalanmış ve hırpalanacak olan bir kitap. Ama o, kitabın hep açık olan, en beyaz sayfasında kalakaldı. Ve ben sürekli onu okumaktan asla sıkılmayacağım.
Kaybolmayalım.
27 Ağustos 2011
Sadece..
Evet belki nefretin bedenimde can buluyor, kirli bir dumandır, boğazımı yakarak geçiyor ve çıkıyor dudaklarımın arasından, perdelere is olarak yapışıp kalıyor.
Biz bir zaman dilimine sığamadık, sığdıramadık belki bizi. Olsun. Zamansızlık da güzel geçiyor seninle, zamansızlığın ve sensizliğin verdiği bitmek bilmeyen acı da.
Korkağız belki ikimiz de, sen benden, oyunlarımdan korkuyorsun, ben senden, sensizlikten korkuyorum. Biliyorum, hiç yakışmıyor bu beş para etmez laflar ağzıma, "Korkuyorum.".. Korkuyorum ha?
Hayır, belki hiçbir zaman kabul edemeyeceğim bunun korku olduğunu. Ama biliyor musun, hissettiğim şey korku olmasa da, sensiz aldığım her nefes kirli, zehirli, yasak olmalı gibi geliyor bana. Peki bunun sebebi sensizken doğru nefesi almamın bile bana yanlış gelmesi değildir de nedir? Sen yokken doğruları yapmaktan korkmam değildir de nedir? Sensizken yaşamaktan korkmam değilse, o zaman nedir?
Evet, hala kafam öne eğik yürümüyorum. Aslında büyük bir utançtır bu, tutunmamanın utancı. Tutunamama olsa neyse, o zaman her şey çok daha yerinde olurdu, utanç bir gereksinim olmazdı o zaman. Ama bilirsin, benim olmayan bir suçun ceremesini çekmeyi kabul edecek kadar cömert değilim.
Bazı şeyleri çok büyüttüğüm oldu, çok söylediğim, çok söylendiğim oldu. Ama sen bunların sebebini hiç bilemedin. Ben sadece..
Sadece korktuğumun başıma gelmesinden korkuyordum, çok dile getirirsem, sık sık kurduğumuz ama asla gerçekleşmeyecek olan hayallerimiz gibi, silinir gider, asla gerçek olmaz diye tekrarlayıp duruyordum.
Sadece bana hissettirdiklerini bil, bil de beni yıpratmaktan vazgeç, bil de beni üzdüğüne üzül, beni mutlu etmeye çalış istiyordum.
Sadece, dillerimize pelesenk ettiğimiz o lanet yalanlara benzemesin, onlardan biri olmasın diye, sana seni sevdiğimi söylemiyordum.
Sadece..
Ben sadece yokluğunu hissetmekten korkuyordum. Senin nefesine karışmamış bir nefes almaktan korkuyordum.
Sadece..
Peki, sen bilirsin.
Biz bir zaman dilimine sığamadık, sığdıramadık belki bizi. Olsun. Zamansızlık da güzel geçiyor seninle, zamansızlığın ve sensizliğin verdiği bitmek bilmeyen acı da.
Korkağız belki ikimiz de, sen benden, oyunlarımdan korkuyorsun, ben senden, sensizlikten korkuyorum. Biliyorum, hiç yakışmıyor bu beş para etmez laflar ağzıma, "Korkuyorum.".. Korkuyorum ha?
Hayır, belki hiçbir zaman kabul edemeyeceğim bunun korku olduğunu. Ama biliyor musun, hissettiğim şey korku olmasa da, sensiz aldığım her nefes kirli, zehirli, yasak olmalı gibi geliyor bana. Peki bunun sebebi sensizken doğru nefesi almamın bile bana yanlış gelmesi değildir de nedir? Sen yokken doğruları yapmaktan korkmam değildir de nedir? Sensizken yaşamaktan korkmam değilse, o zaman nedir?
Evet, hala kafam öne eğik yürümüyorum. Aslında büyük bir utançtır bu, tutunmamanın utancı. Tutunamama olsa neyse, o zaman her şey çok daha yerinde olurdu, utanç bir gereksinim olmazdı o zaman. Ama bilirsin, benim olmayan bir suçun ceremesini çekmeyi kabul edecek kadar cömert değilim.
Bazı şeyleri çok büyüttüğüm oldu, çok söylediğim, çok söylendiğim oldu. Ama sen bunların sebebini hiç bilemedin. Ben sadece..
Sadece korktuğumun başıma gelmesinden korkuyordum, çok dile getirirsem, sık sık kurduğumuz ama asla gerçekleşmeyecek olan hayallerimiz gibi, silinir gider, asla gerçek olmaz diye tekrarlayıp duruyordum.
Sadece bana hissettirdiklerini bil, bil de beni yıpratmaktan vazgeç, bil de beni üzdüğüne üzül, beni mutlu etmeye çalış istiyordum.
Sadece, dillerimize pelesenk ettiğimiz o lanet yalanlara benzemesin, onlardan biri olmasın diye, sana seni sevdiğimi söylemiyordum.
Sadece..
Ben sadece yokluğunu hissetmekten korkuyordum. Senin nefesine karışmamış bir nefes almaktan korkuyordum.
Sadece..
Peki, sen bilirsin.
İçindekiler:
Hata,
İçten Gelenler,
Yaşamdan kesitler.
14 Ağustos 2011
"Sevgili" alıntılarımın bir kısmı.
"Onunla her şeyi paylaşmak zevkinden mahrum kalınca, hiçbir zevki tatmamaya karar verdim."
"...seni tanımadan önce güzel olduğumu bilmiyordum hayır biliyordun bilmeseydin bana yaklaşmazdın seni güzel bulduğum için sana yaklaştım Selim hayır evet hayır anlaşamazdık..."
"...senin masallarını yaşamak istiyorum senin dışındaysa gerçekler dediğin şeyleri yaşamak istemiyorum..."
"Şimdi gitmek isterdim. Özür dilemek, kendimi olduğu gibi bırakmak isterdim. Ne yazık bütün bunları gerçekleştirecek gücüm yok. Düğümler, istenildiği anda çözülmüyor. Bir söylemekle açılmıyor kapılar."
"Kendi kendime konuşurken bile onun hoşuna gitmeğe çalışıyordum, ara sıra ellerimin bulaşığıyla gidip onun uyuyuşunu seyrediyordum, demek onu seviyordum, demek onu seviyorum diyordum kendi kendime."
"Ve ben senin bilgisizliğinin artmasına izin verdim. Fakat hiçbir şeyi unutmadım. Ve hepsini aklıma yazdım. Ve sana izin verdim ki, bilmeden yaptığın eziyet artısın. Ve sonunda artık dayanamıyorum diyebilmek için ben de bu oyunu oynadım sana."
" "Bir zamanlar seni sevmiştim. Ve sevgiyi senin suretinde yaratmıştım." Boşta kalan elini göğsüne götürdü: "Bu kalbin, birini sevmeğe ihtiyacı vardı. Ve sen bunu anlamadın. Ve bana eziyet ettin. Ve eziyet ettiğini bilmedin. Göz yaşımı silmedin." "
"Beni yaşatmadı aslında. Benimle birlikte yaşamadığı için."
"Şimdi, oldukça vaktim var düşünmek için. Bir de geçmişim olmasaydı, çok rahat edecektim."
" "Bütün cephelerde yara alsaydım kolaydı albayım." diye sözlerine devam etti, bir süre sustuktan sonra: "Beklemediğim yardımlar aldım albayım, yani ihanete uğradım." "
"Sen yaşadığım bir gerçek misin? Yoksa, bir zamanlar yaşamış olduğum bir rüya mısın? Yoksa, ikisi de değil misin?"
"Sert köşelere çarpmaktan yorulan aklımın durgun ve sürekli bir aşk içinde ancak seninle dinleneceğini biliyorum."
"İşte gün durgun, hava ağır. Artık yeni bir şey olamaz. Olabilecekleri bile bitirdik. Biraz uyuyalım: yattığımız yerde, bir durumdan başkasına geçelim."
"İstiyor ki, beni bırakıp gittikten sonra ne zaman gözlerimi kapasam Bilge'nin yüzünden başka bir hayal görmem mümkün olmasın. Bir daha da bana dönmeyecek albayım ve ben artık nereye baksam Bilge'nin yüzünü göreceğim. Bana imkansızlıkları tanıtan yüzünü."
"...demek ki ben şimdiye kadar ormanın kıyısındaymışım, dedim. Hiçbir yere gitmemişim. Gidememişim, daha doğrusu. Oralarda, belki de bilme tutkumun, bu tutkumdan doğan heyecanımın ve merakımın içinde, öylece dolanıp durmuşum."
"Ama gözleri kalıyordu orada; iki nokta, bir süre daha hiç kımıldamadan, boşluğu ve karanlığı derinleştire derinleştire, kor gibi yanıyordu."
"Hiç kuşkusuz, bu yüzden asla dokunamazdım ona."
"-Oyunlarıma katlanacak kadar sevmiyor musun beni?
-İtiraf etmeliyim ki, seviyorum."
"Birden senin bir sözün geldi aklıma ve birden ölüm filan anlamını kaybetti. Birden senin yanında olmak istedim. yalnız bunu istedim. Ben de ölümcül bir hastalığa tutulsam dedim, bu hastalığa tutulduğumu bilsem, bu ölümcül hastalık yüzünden her şey anlamını kaybetse dedim, korkularımdan bile kurtulsam dedim.. Ve artık her şey bana vızgelse dedim, hemen ona gitsem dedim.."
"Coşkun bir yere gidemez. Bunu kendisi de biliyor. Çünkü ona söylemiştim! Bir yere gitmiyorsun Coşkun! demiştim. Bunu kendisine çok söylemiştim. Coşkun! demiştim, bir yere gitmiyorsun! Gitmeyeceğini biliyorum Coşkun.."
"Hayır, gerçekten ölmedi; çünkü ben yaşayamazdım ölseydi. Bunu biliyordu. Bu kadar yakınımda olduğunu bilmiyordum, ama, sen bir yerde var olursan yaşayabilirim ancak demiştim."
"Yaşamam için, onun her an var olması gerekliydi. Başka türlü düşünseydim ölmüştüm şimdi."
"Şimdi onu nasıl inandırabilirim bütün bu süreyi onunla birlikte yaşadığıma? Onu unutmuş gibi yaşarken onu düşündüğüme? Anlamaz, görünüşe kapılır, anlamaz. Başkasına rastladığım için, bu yeni ilişkinin her şeyi unutturduğunu düşünür. Oysa her şeyi hatırlıyorum; tavan arasına çıktığı gün bu elbiseyi giydiğini bile."
"İkimiz artık dünyanın sonuna gidebilirdik: Bir günümüz vardı."
"Çaresizlik yüzünden birçok şey anlamını kaybediyor. Sen olmadıktan sonra sana yazılan mektup ne işe yarar?"
"Seni sen olarak yaşamak istiyorum."
"...seni tanımadan önce güzel olduğumu bilmiyordum hayır biliyordun bilmeseydin bana yaklaşmazdın seni güzel bulduğum için sana yaklaştım Selim hayır evet hayır anlaşamazdık..."
"...senin masallarını yaşamak istiyorum senin dışındaysa gerçekler dediğin şeyleri yaşamak istemiyorum..."
"Şimdi gitmek isterdim. Özür dilemek, kendimi olduğu gibi bırakmak isterdim. Ne yazık bütün bunları gerçekleştirecek gücüm yok. Düğümler, istenildiği anda çözülmüyor. Bir söylemekle açılmıyor kapılar."
"Kendi kendime konuşurken bile onun hoşuna gitmeğe çalışıyordum, ara sıra ellerimin bulaşığıyla gidip onun uyuyuşunu seyrediyordum, demek onu seviyordum, demek onu seviyorum diyordum kendi kendime."
"Ve ben senin bilgisizliğinin artmasına izin verdim. Fakat hiçbir şeyi unutmadım. Ve hepsini aklıma yazdım. Ve sana izin verdim ki, bilmeden yaptığın eziyet artısın. Ve sonunda artık dayanamıyorum diyebilmek için ben de bu oyunu oynadım sana."
" "Bir zamanlar seni sevmiştim. Ve sevgiyi senin suretinde yaratmıştım." Boşta kalan elini göğsüne götürdü: "Bu kalbin, birini sevmeğe ihtiyacı vardı. Ve sen bunu anlamadın. Ve bana eziyet ettin. Ve eziyet ettiğini bilmedin. Göz yaşımı silmedin." "
"Beni yaşatmadı aslında. Benimle birlikte yaşamadığı için."
"Şimdi, oldukça vaktim var düşünmek için. Bir de geçmişim olmasaydı, çok rahat edecektim."
" "Bütün cephelerde yara alsaydım kolaydı albayım." diye sözlerine devam etti, bir süre sustuktan sonra: "Beklemediğim yardımlar aldım albayım, yani ihanete uğradım." "
"Sen yaşadığım bir gerçek misin? Yoksa, bir zamanlar yaşamış olduğum bir rüya mısın? Yoksa, ikisi de değil misin?"
"Sert köşelere çarpmaktan yorulan aklımın durgun ve sürekli bir aşk içinde ancak seninle dinleneceğini biliyorum."
"İşte gün durgun, hava ağır. Artık yeni bir şey olamaz. Olabilecekleri bile bitirdik. Biraz uyuyalım: yattığımız yerde, bir durumdan başkasına geçelim."
"İstiyor ki, beni bırakıp gittikten sonra ne zaman gözlerimi kapasam Bilge'nin yüzünden başka bir hayal görmem mümkün olmasın. Bir daha da bana dönmeyecek albayım ve ben artık nereye baksam Bilge'nin yüzünü göreceğim. Bana imkansızlıkları tanıtan yüzünü."
"...demek ki ben şimdiye kadar ormanın kıyısındaymışım, dedim. Hiçbir yere gitmemişim. Gidememişim, daha doğrusu. Oralarda, belki de bilme tutkumun, bu tutkumdan doğan heyecanımın ve merakımın içinde, öylece dolanıp durmuşum."
"Ama gözleri kalıyordu orada; iki nokta, bir süre daha hiç kımıldamadan, boşluğu ve karanlığı derinleştire derinleştire, kor gibi yanıyordu."
"Hiç kuşkusuz, bu yüzden asla dokunamazdım ona."
"-Oyunlarıma katlanacak kadar sevmiyor musun beni?
-İtiraf etmeliyim ki, seviyorum."
"Birden senin bir sözün geldi aklıma ve birden ölüm filan anlamını kaybetti. Birden senin yanında olmak istedim. yalnız bunu istedim. Ben de ölümcül bir hastalığa tutulsam dedim, bu hastalığa tutulduğumu bilsem, bu ölümcül hastalık yüzünden her şey anlamını kaybetse dedim, korkularımdan bile kurtulsam dedim.. Ve artık her şey bana vızgelse dedim, hemen ona gitsem dedim.."
"Coşkun bir yere gidemez. Bunu kendisi de biliyor. Çünkü ona söylemiştim! Bir yere gitmiyorsun Coşkun! demiştim. Bunu kendisine çok söylemiştim. Coşkun! demiştim, bir yere gitmiyorsun! Gitmeyeceğini biliyorum Coşkun.."
"Hayır, gerçekten ölmedi; çünkü ben yaşayamazdım ölseydi. Bunu biliyordu. Bu kadar yakınımda olduğunu bilmiyordum, ama, sen bir yerde var olursan yaşayabilirim ancak demiştim."
"Yaşamam için, onun her an var olması gerekliydi. Başka türlü düşünseydim ölmüştüm şimdi."
"Şimdi onu nasıl inandırabilirim bütün bu süreyi onunla birlikte yaşadığıma? Onu unutmuş gibi yaşarken onu düşündüğüme? Anlamaz, görünüşe kapılır, anlamaz. Başkasına rastladığım için, bu yeni ilişkinin her şeyi unutturduğunu düşünür. Oysa her şeyi hatırlıyorum; tavan arasına çıktığı gün bu elbiseyi giydiğini bile."
"İkimiz artık dünyanın sonuna gidebilirdik: Bir günümüz vardı."
"Çaresizlik yüzünden birçok şey anlamını kaybediyor. Sen olmadıktan sonra sana yazılan mektup ne işe yarar?"
"Seni sen olarak yaşamak istiyorum."
10 Temmuz 2011
Mimmirimim! Mimmirimim! Mimmirimimmi, mimmirimim!
Hani ben uzun zamandır yazmıyordum ya, yani bloga yazıyordum da yazı yazmıyordum, yani alıntı falan yapıyordum ya da şarkı sözü falan hani kendim yazı yazmıyordum yani. Şimdi yazacağım! Pek sevgili Konfigürasyon Mühendisi olaya el attı sağ olsun da, o sayede yazıyorum. Olaya nasıl mı el attı? Aynen şöyle; öyle dolambaçlı bir şey değil canım mimlemiş altı üstü. Altı üstü derken, olayı ciddiye almadığımdan değil yani, öyle işte. Her neyse, mim konumuz "sizi anlatan, tekrar tekrar okuduğunuz, alıntılarını her yere yazdığınız, etkisinden hayatınız boyunca kurtulamayacağınızı düşündüğünüz beş kitabı listeleyin"miş. (Evet, kopyala-yapıştır yaptım haklısınız.) Şimdi zor bir seçim tabii, sen hayatın boyu oku öyle bir sürü köklü, önemli, sağlam yapıtları, sonra da seç beş tanesini, Top 5 oluştur. Yani hiç kolay görünmüyor gözüme. Ama deneyeceğim şimdi. Başlıyorum sayın seyirciler:
1- Tutunamayanlar.
Tutunamayanlar hakkında bir şey söylemek hiç kolay değil. Hayatımda okuduğum ve okuyacağım en mükemmel yapıt olduğunu düşünmekteyim zira. Zaman zaman Oğuzcuğum Atay'ın zihninde geziniyor hissi veren, zaman zaman içinde kendimi bulduğum, Olric'te, Turgut'ta, Selim'de, Günseli'de, Süleyman Kargı'da.. kısacası Tutunamayanlar'da kendimi kaybettiğim, nerede olduğumu şaşırdığım, sonsuz bir uykuya dalmış da Oğuz Atay'a erişmişim sandığım, kitabı kapatıp da üzerinden uzun bir zaman geçtikten sonra "Haa ben Tutunamayanlar'ı okudum da ondan böyle oldum diğğ mi?" diye kendime geldiğim bir başyapıt.
"yağmur dinmişti ağaçların kokusunu duyuyorduk benimle duyularının geliştiğini söyledi seni tanımadan önce hiç koku almazdım ya da yalnız kötü kokuları alırdım şimdi insanları kokularından tanıyorum kendimi bütün kokulara açık tutuyorum cebinden bir kağıt parçası çıkardı ayaklarımızın altında hışırdayan yaprakların resmini çizmeye başladı dolmakalemiyle resmin altına tabiata döndüğüm gün diye yazdı mendiliyle gözyaşlarımı sildi ben mahvoldum dedi ben romantik oldum hiçbir ilaç beni iyileştiremez artık bu yaştan sonra elaleme rezil oldum gülüyordu"
2- Tehlikeli Oyunlar.
İlk iki kitabın Oğuz Atay olması dikkatinizi çekmiştir herhalde. Evet, ben bir Oğuz Atay manyağıyım. Ama merak etmeyin, yazacağım bütün kitaplar Oğuz Atay'dan olmayacak. :)
Tehlikeli Oyunlar'ın çok farklı bir yeri vardır bende. Ki Oğuz Atay'ın yaşamına baktığımız zaman Tehlikeli Oyunlar'daki Hikmet'in yaşamıyla ne kadar bağdaştığını gördükten sonra kitaba Oğuz Atay'ın otobiyografisi gözüyle bakıyor, daha bir heyecanla ve özenle okuyor insan.
"Oynayalım albayım. Tekrarlara düşmekten korkmadan oynayalım. Asıl tekrarlara düşelim ki, içimizi kemiren şeytanı her fırsatta rezil edelim. Hemen başlayalım. İşte kalem, işte ıstırap albayım. Benden başlayalım albayım. Önce ben konuşurum. Sonra, gene ben konuşurum."
3- Bin Hüzünlü Haz.
Bu kitap da bende çok çok ayrı bir yer taşır. Hasan Ali Toptaş'ın ne denli iyi bir yazar olduğunu zaten okuduklarımdan, araştırmalarımdan ve çevremden biliyordum fakat okuma fırsatı bulamamıştım hiç. Sonra bir gün en yakın arkadaşımdan bir haber aldım: Hasan Ali Toptaş Antalya'ya geliyor! Hiç okumadığım bir yazar için bu kadar heyecanlanacağımı sanmazdım. Heyecandan öldük bir hafta ve o arada da ben Bin Hüzünlü Haz'ı aldım, aldığım gün yazarıyla tanıştım, imzalattım. Hasan Ali Toptaş'ın sohbetinden sonra Hasanım Ali kimliğini de tanıyıp, o utangaç yüzünü gördükten sonra, o kitabı okumak çok farklı bir heyecan yarattı bende. Ve sonuç: okuduğum en iyi kitaplardan biriydi.
"Tepelerinde, ağırlığı camların parıltısına doğru ağmış, kalın birer duman tabakası. Geride, tozlu ışıkların çatal kaşık seslerine, çatal kaşık seslerinin de ışıklara karıştığı yerde, alınlara dayanmış, yorgun eller. Boşluğun yüzüne çizilivermiş donuk resimler gibi, hiç kımıldamadan, öylece duruyorlar.. Duruşları, insanın içine doğru sarkan bir salkım keder sanki, bir uzun of, ya da oracıkta donup kalmış derin bir iç çekiş..."
4- Oyunlarla Yaşayanlar.
Oğuzcuğum Atay'ın pek sağlam ve tek tiyatro eseri. Zaten Tehlikeli Oyunlar'da da Oğuz Atay'ın tiyatro merakını görüyorduk, Oyunlarla Yaşayanlar'da ise bu konuda da ne kadar başarılı olduğunu anladık. Ki Coşkun Ermiş'in dramı beni gerçekten çok derinden etkiler hala.
"Sen de biliyorsun ki sonum kötü. Baş tarafımı da zaten unuttum. İşte bu yüzden, Sayın Saffet Söylemezoğlu, bütün büyük tiyatrocular gibi, ben de sahnede ölmek istiyorum."
5-Uzak.
Oruç Aruoba'yı yalnızca internetten okuyordum ki sevgili kuzenimle bir kitapçıya gidip de Uzak'ı alana kadar. Şiirsel ifadelerle felsefeyi en iyi birleştirenlerdenmiş Oruç Aruoba da, bilmiyormuşum. Fazlasıyla etkilendim ifadelerinden. Geceleri açıp açıp okurum durduk yere. Ne güzel ifade etmiş, ne kadar gerçek..
Uzak, uzaktır işte. Üzerine bir şey söyleyemem.
"Özlem, şimdi-burada, senin bulunduğun yere yağan yağmurun, O'nun bulunduğu yere de yağması konusundaki ikircikliliğindir : " Keşke, burada, yanımda olsa da, yağmur birlikte yağsa üzerimize --- keşke, orada, yağmur yağmasa üzerine de, ıslanmasa..."
Evvet, işte benim hayatımın kitapları. Elbette çok daha uzun aslında liste, ve elbette yenileri de eklenecek listeye, fakat şimdilik paylaşabildiklerim bunlar. Şimdi de işin en eğlenceli kısmına geldik, insanları mimlemeye.. Göz Açık Rüya'yı mimlemek istiyorum bi' kere. Kendisi mimlenmeyi seviyor anladığım kadarıyla. :) Bir de Yaprak'ı mimleyeceğim, "Bunu okuyorum" kısmında bir sürü kitap gelip geçiyor çünkü. Bir de bir garip Eleanor Rigby'i mimleyeceğim, onun da yazmasını istedim nedense, blogundaki Cemal Süreya fotoğrafından olacak. Son olarak sözler'i mimliyorum, listesinin bir kısmını tahmin etsem de merakla bekliyorum. :)
İyi mimler. :)
1- Tutunamayanlar.
Tutunamayanlar hakkında bir şey söylemek hiç kolay değil. Hayatımda okuduğum ve okuyacağım en mükemmel yapıt olduğunu düşünmekteyim zira. Zaman zaman Oğuzcuğum Atay'ın zihninde geziniyor hissi veren, zaman zaman içinde kendimi bulduğum, Olric'te, Turgut'ta, Selim'de, Günseli'de, Süleyman Kargı'da.. kısacası Tutunamayanlar'da kendimi kaybettiğim, nerede olduğumu şaşırdığım, sonsuz bir uykuya dalmış da Oğuz Atay'a erişmişim sandığım, kitabı kapatıp da üzerinden uzun bir zaman geçtikten sonra "Haa ben Tutunamayanlar'ı okudum da ondan böyle oldum diğğ mi?" diye kendime geldiğim bir başyapıt.
"yağmur dinmişti ağaçların kokusunu duyuyorduk benimle duyularının geliştiğini söyledi seni tanımadan önce hiç koku almazdım ya da yalnız kötü kokuları alırdım şimdi insanları kokularından tanıyorum kendimi bütün kokulara açık tutuyorum cebinden bir kağıt parçası çıkardı ayaklarımızın altında hışırdayan yaprakların resmini çizmeye başladı dolmakalemiyle resmin altına tabiata döndüğüm gün diye yazdı mendiliyle gözyaşlarımı sildi ben mahvoldum dedi ben romantik oldum hiçbir ilaç beni iyileştiremez artık bu yaştan sonra elaleme rezil oldum gülüyordu"
2- Tehlikeli Oyunlar.
İlk iki kitabın Oğuz Atay olması dikkatinizi çekmiştir herhalde. Evet, ben bir Oğuz Atay manyağıyım. Ama merak etmeyin, yazacağım bütün kitaplar Oğuz Atay'dan olmayacak. :)
Tehlikeli Oyunlar'ın çok farklı bir yeri vardır bende. Ki Oğuz Atay'ın yaşamına baktığımız zaman Tehlikeli Oyunlar'daki Hikmet'in yaşamıyla ne kadar bağdaştığını gördükten sonra kitaba Oğuz Atay'ın otobiyografisi gözüyle bakıyor, daha bir heyecanla ve özenle okuyor insan.
"Oynayalım albayım. Tekrarlara düşmekten korkmadan oynayalım. Asıl tekrarlara düşelim ki, içimizi kemiren şeytanı her fırsatta rezil edelim. Hemen başlayalım. İşte kalem, işte ıstırap albayım. Benden başlayalım albayım. Önce ben konuşurum. Sonra, gene ben konuşurum."
3- Bin Hüzünlü Haz.
Bu kitap da bende çok çok ayrı bir yer taşır. Hasan Ali Toptaş'ın ne denli iyi bir yazar olduğunu zaten okuduklarımdan, araştırmalarımdan ve çevremden biliyordum fakat okuma fırsatı bulamamıştım hiç. Sonra bir gün en yakın arkadaşımdan bir haber aldım: Hasan Ali Toptaş Antalya'ya geliyor! Hiç okumadığım bir yazar için bu kadar heyecanlanacağımı sanmazdım. Heyecandan öldük bir hafta ve o arada da ben Bin Hüzünlü Haz'ı aldım, aldığım gün yazarıyla tanıştım, imzalattım. Hasan Ali Toptaş'ın sohbetinden sonra Hasanım Ali kimliğini de tanıyıp, o utangaç yüzünü gördükten sonra, o kitabı okumak çok farklı bir heyecan yarattı bende. Ve sonuç: okuduğum en iyi kitaplardan biriydi.
"Tepelerinde, ağırlığı camların parıltısına doğru ağmış, kalın birer duman tabakası. Geride, tozlu ışıkların çatal kaşık seslerine, çatal kaşık seslerinin de ışıklara karıştığı yerde, alınlara dayanmış, yorgun eller. Boşluğun yüzüne çizilivermiş donuk resimler gibi, hiç kımıldamadan, öylece duruyorlar.. Duruşları, insanın içine doğru sarkan bir salkım keder sanki, bir uzun of, ya da oracıkta donup kalmış derin bir iç çekiş..."
4- Oyunlarla Yaşayanlar.
Oğuzcuğum Atay'ın pek sağlam ve tek tiyatro eseri. Zaten Tehlikeli Oyunlar'da da Oğuz Atay'ın tiyatro merakını görüyorduk, Oyunlarla Yaşayanlar'da ise bu konuda da ne kadar başarılı olduğunu anladık. Ki Coşkun Ermiş'in dramı beni gerçekten çok derinden etkiler hala.
"Sen de biliyorsun ki sonum kötü. Baş tarafımı da zaten unuttum. İşte bu yüzden, Sayın Saffet Söylemezoğlu, bütün büyük tiyatrocular gibi, ben de sahnede ölmek istiyorum."
5-Uzak.
Oruç Aruoba'yı yalnızca internetten okuyordum ki sevgili kuzenimle bir kitapçıya gidip de Uzak'ı alana kadar. Şiirsel ifadelerle felsefeyi en iyi birleştirenlerdenmiş Oruç Aruoba da, bilmiyormuşum. Fazlasıyla etkilendim ifadelerinden. Geceleri açıp açıp okurum durduk yere. Ne güzel ifade etmiş, ne kadar gerçek..
Uzak, uzaktır işte. Üzerine bir şey söyleyemem.
"Özlem, şimdi-burada, senin bulunduğun yere yağan yağmurun, O'nun bulunduğu yere de yağması konusundaki ikircikliliğindir : " Keşke, burada, yanımda olsa da, yağmur birlikte yağsa üzerimize --- keşke, orada, yağmur yağmasa üzerine de, ıslanmasa..."
Evvet, işte benim hayatımın kitapları. Elbette çok daha uzun aslında liste, ve elbette yenileri de eklenecek listeye, fakat şimdilik paylaşabildiklerim bunlar. Şimdi de işin en eğlenceli kısmına geldik, insanları mimlemeye.. Göz Açık Rüya'yı mimlemek istiyorum bi' kere. Kendisi mimlenmeyi seviyor anladığım kadarıyla. :) Bir de Yaprak'ı mimleyeceğim, "Bunu okuyorum" kısmında bir sürü kitap gelip geçiyor çünkü. Bir de bir garip Eleanor Rigby'i mimleyeceğim, onun da yazmasını istedim nedense, blogundaki Cemal Süreya fotoğrafından olacak. Son olarak sözler'i mimliyorum, listesinin bir kısmını tahmin etsem de merakla bekliyorum. :)
İyi mimler. :)
30 Haziran 2011
Tehlikeli Oyunlar'dan.
"Kendi kendime konuşurken bile onun hoşuna gitmeğe çalışıyordum, ara sıra ellerimin bulaşığıyla gidip onun uyuyuşunu seyrediyordum, demek onu seviyordum, demek onu seviyorum diyordum kendi kendime."
"Sen yaşadığım bir gerçek misin? Yoksa, bir zamanlar yaşamış olduğum bir rüya mısın? Yoksa, ikisi de değil misin?"
"Sert köşelere çarpmaktan yorulan aklımın durgun ve sürekli bir aşk içinde ancak seninle birlikte dinleceğini biliyorum."
"Ben bir aydır prova yapıyorum, gene de seni görünce ne yapacağımı şaşırdım. Sen nasıl oluyor da hep aslına sadık kalabiliyorsun? Neden hiç şaşırmıyorsun?"
"Sen yaşadığım bir gerçek misin? Yoksa, bir zamanlar yaşamış olduğum bir rüya mısın? Yoksa, ikisi de değil misin?"
"Sert köşelere çarpmaktan yorulan aklımın durgun ve sürekli bir aşk içinde ancak seninle birlikte dinleceğini biliyorum."
"Ben bir aydır prova yapıyorum, gene de seni görünce ne yapacağımı şaşırdım. Sen nasıl oluyor da hep aslına sadık kalabiliyorsun? Neden hiç şaşırmıyorsun?"
5 Haziran 2011
The Scientist
Come up to meet you, tell you I'm sorry
You don't know how lovely you are..
I had to find you
Tell you I need you
Tell you I set you apart
Tell me your secrets
And ask me your questions
Oh, lets go back to the start
Running in circles
Coming up tails
Heads on a science apart.
Nobody said it was easy
It's such a shame for us to part
Nobody said it was easy
No one ever said it would be this hard
Oh, take me back to the start.
I was just guessing
At numbers and figures
Pulling the puzzles apart
Questions of science
Science and progress
Do not speak as loud as my heart
Tell me you love me
Come back and haunt me
Oh, and I rush to the start
Running in circles
Chasing our tails
Coming back as we are
Nobody said it was easy
Oh it's such a shame for us to part
Nobody said it was easy
No one ever said it would be so hard
I'm going back to the start..
You don't know how lovely you are..
I had to find you
Tell you I need you
Tell you I set you apart
Tell me your secrets
And ask me your questions
Oh, lets go back to the start
Running in circles
Coming up tails
Heads on a science apart.
Nobody said it was easy
It's such a shame for us to part
Nobody said it was easy
No one ever said it would be this hard
Oh, take me back to the start.
I was just guessing
At numbers and figures
Pulling the puzzles apart
Questions of science
Science and progress
Do not speak as loud as my heart
Tell me you love me
Come back and haunt me
Oh, and I rush to the start
Running in circles
Chasing our tails
Coming back as we are
Nobody said it was easy
Oh it's such a shame for us to part
Nobody said it was easy
No one ever said it would be so hard
I'm going back to the start..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)